Korku romanı yazarlarının bence en iyi Stephen King’in daha önce yayınladığı “Rüyalar ve Karabasanlar” adlı kısa öyküler koleksiyonunun devamı niteliğindeki bu kitap korku romanı severler için güzel bir kaynak. Ben okumaya henüz başladım ve dakikalar içerisinde öykünün akıcılığı beni içine hapsetti ve bir anda kendimi dış dünyadan soyutladım. Eğer aranızda kitabı merak edenler olursa okuması için ödünç verebilirim.
31 Mart 2010 Çarşamba
rüyalar ve karabasanlar II
1 Ekim 2009 Perşembe
Madrid IV
Kahvaltımızı ettikten sonra müzeler bölgesine geri geldik. Önce Thyssen Müzesini gezme kararı aldık. Saat 10:00’da açılacak olan müzenin önünde birkaç kişi hali hazırda beklemekteydi. Bu arada gün boyunca neler yapmamız gerektiğini ve yapıp yapamayacağımızı tartıştık. Thyssen Müzesini atlayıp Prado’dan başlama kararı aldık.
Prado Madrid te bulunan en önemli müze niteliğine sahip. Girişin “pazar” günleri bedava olduğunu öğrendiğimiz müzeye 3,5€ ödeyerek girdik. İçinde birçok ünlü sanatçının eserleri sergilenmekte. Burayı gezerken gerçekten de çok eğlendim. Resimlerin nasıl fotoğraf niteliğinde yapılabileceklerini gördüm. Dışarı çıktık ve aramızda tekrar bi konuştuk. Enis sürekli resim gördüğünden şikayet ederek Salamanca’ya dönme kararı aldı. Özlem de biraz mızmızlamıştı ancak yine de gezebildiği kadar bizimle gezecekti. Enis burada bizden ayrıldı. Biz de hemen Prado nun arka kısmında bulunan botanik bahçesini gezme kararı aldık.
Yanlış hatırlamıyorsam 1€ karşılığında buraya giriş yaptık. Aslında beklentilerimi pek de karşılamadı. Ben dünya üzerinde az bulunan türden çiçekler (en azından görmediğim birkaç tür) bekliyordum ancak tanıdığım türlerle karşılaştım =) Gerçi ortam güzeldi, yemyeşil ve her yerde rengarenk çiçekler.
Botanik Bahçesinden ayrıldıktan sonra rotamızı şehrin modern sanatlar müzesi olarak duyduğumuz “Reina Sofia” ya doğru çevirdik.
Ancak bundan önce Zeynep ile ben biraz acıktığımızdan cafe tarzı bir yere oturduk ve birer sandwich yedik yanında da koca bir bardak karşık meyvasuyu içtik. Sonra da asıl istikametimiz olan Reina Sofia’ya gittik.
Girişin cumartesileri öğleden sonra bedava olduğunu buraya gelmeden önce öğrenmiştik. Görevliye öğrenci olduğumuzu ancakokuln henüz bize ID kartı vermediğini vizelerimizde öğrenci olarak geldiğimizin göründüğünü söyledik. Bu zamana kadar diğer müzelerde bu taktik işe yaramıştı ancak kadın ID kartı görmek zorunda olduğunu söyledi. Bunun üzerine ben de kadına aslında Türkiye’de öğrenci olduğumuzu ve buradaki üniversite kimliğimizin geçerli olup olmadığını sordum. Kadından olumlu cevap geldi. Yıldız Tekik öğrenci kimliğimi çıkarıp kadına uzattım. Ancak okulumuz bize yeni bir kart vermediğinden dolayı kadın eski kartı kabul etmedi üzerindeki eğitim öğretim yılından dolayı. Ve saat 14:30 dan sonra girişin ücretsiz olduğunu o zamana kadar beklememiz gerektiğini söyledi. Biz de öyle yaptık. Botanik bahçesinden sonra burası beklentilerimi karşıladığından olsa gerek biraz daha iyi gelmişti. KAç katlı olduğunu hatırlamıyorum ancak binanın üst katları cam olrak tasarlanmış ve cam asansörler ile kat değiştiriyorsunuz tabii merdiven çıkmak istemez iseniz =)
Artık acıkmıştık ve listemizde bulunan “Kalamar-Ekmek” olayı da gerçekleştirmek için ucuza kalamar-ekmek yiyebileceğimiz bir yer aradık. Sonunda 3€ ya yiyebileceğimiz bir yer bulduk. Güzel güzel yedik. Üzerine bir de dondurma yemenin fena olmayacağını düşünüp buradan ayrılmadan önce Mc Donalt’s a uğrayarak dondurmalarımızı aldık. Burada kitkatlı dondurma seçeneği var. Dondurmayı bildiğiniz kornete koyup üzerine de bir tane kitkat konduruyorlar. Bu arada Özlem kendisini hafif hissetti. Çantasını biraz önce kalamar-ekmek yediğimiz yerde unutmuştu. Hemen geri döndük zaten sahibi hemen bizi görünce içeriye çantayı almaya gitti. Çantayı da aldıktan sonra artık müzerler bölgesinde işimiz kalmamıştı. Sırada Arkeoloji müzesi vardı. Ve Colon bölgesine gitmemiz gerekiyordu. Buraya ulaşmak için metroyu kullandık. Arkeoloji müzesini bulduk ve içeri girdik. Burası da ücretsizdi. Sevindik…
Arkeoloji müzesinden sonra “Oyuncak ve Balmumu Müzesi” ni görmek istedik. Birbirine yakınlardı zaten. Oyuncak müzesine ulaştık ancak o kadar yeri bedava veya çok uygun fiyatlara gezdikten sonra 15€ vermek istemdik. Ve dönmden önce belki sinema izleriz diye otogar yakınlarında bulunan “IMAX Madrid” i ziyaret ettik. Ancak burada da İstanbuldaki gibi sadece IMAX 3D filmler oynatılıyordu. IMAX tekniği ile oynatılan bi film vardı ancak o da akşam geç saatte idi. Bu yüzden buradan da ayrıldık ve dönüş yolu içi otogara gittik.
Madrid macermız böylelikle son buldu…
23 Eylül 2009 Çarşamba
Madrid III
İstasyona 100m kala karşıdan karşıya geçerken bir arabanın yanından geçtik. Arabanın içindekiler elimizde kutulari, kalın kıyafetleri bir de Özlemin sarılı kafasını görünce kendilerini güvende hissetmek amacıyla arabanın kapılarını kilitlediler.
İstasyona doğru yürürken dışında birkaç gencin içtiğini gördük. Önce her ne kadar bizim gibi sabahlamaya gelmiş olduklarını düşünüp sevinsek de istasyona vardığımızda kapıların kapalı olduğunu farkettik. Resmen dışarıda kalmıştık. Yağmur yoktu ancak az da olsa akşam serinliği vardı. İstaston binası büyük camlarla kaplı. İçeriyi rahatlıkla görüp orada olmanın hayalini kurabiliyorsunuz yani =)
Başka bir çare olmadığını idrak edince sırtımızı bu camlara dayayarak dışarıda gar açılana kadar bekleme kararı aldık. Bir ara bu binanın yanında yine istasyona ait başka bir binanın olduğunu ve buraya başka insanların sürekli gelmekte olduğunu farkettik. Özlem ile binayı kontrole gittik. Ancak burası da kapalıydı. Güvenlik görevlileri ile konuşup ne zaman açılacağını öğrendik. Görevli istersek aşağıdaki sokakta barların açık olduğunu ve buralarda bekleyebileceğimizi söyledi. Biz de eşyalarımızı alıp gelmektense önce barları kontrol etmek için Özlem ile aşağı indik. Uygundu, gidebilirdik. Tekrar yukarı çıkıp Zeynep ile Enis’i aldık. Ancak tekrar gittiğimizde barlar kapanmaktaydı. Biraz ilerleyip açık olanını bulmaya çalıştık. Bir tane bar açıktı ancak içeriden çok müzik sesi geliyordu. Bize daha sakin bir yer lazımdı. Bu sırada bir çocuğu elinde Mc Donald’s kese kağıdından hamburger çıkarırken gördüm. Acaba çevrede sabaha kadar açık olan bir Mc Donald’s mı mevcuttu? Bu sorunun cevabını bulmak için yoldan geen çocuğu durdurup Mc Donald’s ın nerede olduğunu sorduk ancak aldığımız cevap bu saatte kapalı olduğuydu. Pes edip istasyona geri döndük.
İstasyondaki sarhoş tiplerden sonra kızların kendilerini güvende hissetmediklerini farkettim ve bundan dolayı uyumadıklarını da. Bu yüzden uyumayacağımı söyledim. Birkaç dakika sonra Özlem ile Zeynep uyuma kararı aldılar. Yaklaşık bir saat böyle geçti ancak hava soğumaya başlamıştı. Bu arada sürekli istasyona gelen ve 24 saat çalıştığını düşündüğüm otobüsler dikkatimi çekti. Bu arada kızlar uyandı. Sabah 5’e az kaldığını kalan süreyi otobüsle turlayarak en azından sıcakta geçirmenin iyi olacağı fikrini ortaya attım. 15 dk kadar otobüs bekledikten sonra ilk gelen otobüse bindik. Son durağına kadar gittik. Şoför durağın son olduğunu inmemiz gerektiğini söyledi. Gidip şoförle konuşup ona tren istasyonuna geri döneceğimizi söyledim. Otobüs 15 dk sonra istasyona geri dönmek üzere hareketlendi. Giderken olduğu gibi dönerken de kızlar uyuyordu. Onlara Enis de eşlik etti. Bense hem dışarıyı izliyor hem de durağı kaçırmamak için otobüsün içindeki sürekli değişen “gelecek durak” yazısını okuyordum. Sonunda istasyona geri dönmüştük. Bu sefer açıktı. Biraz içeride oturup sonra bugün için plan yaptık.
Bu geceden sonra eve mi döncektik? Yoksa kalıp eski planımıza mı uyacaktık? Bunun kararını almak için oturup konuştuk. İlk iş olarak bu gece için hostel arayıp bulursak eski plana göre hareket etme bulamazsak da gezebildiğimiz kadar yeri gezip akşam otobüsü ile eve dönme kararı aldık.
Hostel bakmak için metro ile Sol durağına geldik. Hangi kapıdan çıkmamız gerektiğini düşünürken bir Türk ile karşılaştık. Önce kahvaltı edip sonra da hemen hostel arayalım diye düşündük ancak kahvaltı için oturduğumuz yer pahalıydı bu yüzden bir şey sipariş vermeden kalktık. Bu arada sokakta birkeç hostelin olduğunu görünce hemen denemeye başladık. Gittiğimiz bütün hosteller bulunduğumuz saat(07:00 civarı) ten saat 12:30 a kadar bir gün parası alacaklarını söyleyince biraz moralimiz bozuldu. Sadece 2 yerde tam olarak bize uyan odalar vardı ancak bunlar da 2 kişilik oda başına 60€ ve 4 kişilik odaya 180€ istiyorlardı. Sonunda hostel aramaktan vaz geçip gemeye başlama kararı aldık. Önce tabii ki de kahvaltı ettik =)
Bu iş 3 başlık altında olmayacak…Şimdi hazırlanıp önce derse sonra da Karaoke Night’a gitmem lazım…Bu güne ait gezi ve incelemeleri “Madrid IV” başlığı altında bulabilirsiniz… =)
21 Eylül 2009 Pazartesi
Madrid II
Listeyi hazırladıktan sonra yattım. Yatmadan önce de telefonumun saatini 06:00 ya kurdum ki kalkıp önce duş alayım sonra da çantamı toparlayıp 07:00 de Zeynep’in evinin önünde olmak için evden ayrılayım. Bir ara alarmın çaldığını hatırlıyorum ancak uyandığımda saat tam olarak 06:43 idi. Hemen çantamı toplayıp dışarı fırladım. Bir de uyku sersemliği ile gideceğim yolu şaşırıp birkaç sokak geriye döndüm ve asıl yolu buldum =) Zeynep beni otobüsün kalkmasına 5 dk varken aradığında ben de bi 7-8 dk yürüme mesafesindeydim. Nefesim kesilene kadar koştum. Tüm otobüs benim gelmemi bekliyormuş meğer. Ben de geldikten sonra otobüs Madrid’e doğru yol aldı.
Bu zamana kadar otobüs yolculuklarında hiç uyumadım. Haliyle bu sefer de uyumadım. Özlem ile Zeynep bi ara az da olsa uyudular. Enis ise 2 kişilik koltuğa kıvrılıp neredeyse yol boyunca uyudu.
Madrid’e gelmek güzeldi. İspanya’da olmayı bırakın “Madrid” te olmak ayrı bi heyecan veriyor insana. İlk olarak merkezi bir yere çıkalım istedik. Bunun için de “Plaza Mayor” u seçtik. Plaza Mayor’a gitmek için otogarın bulunduğu metro durağından “SOL” durağına gittik. Gezerken kullanmak amacıyla 10’lu metro biletinden aldık. Bu biletler aynı zamanda otobüslerde de geçerli oluyor. Sol’e geldiğimizde öncelikli olarak Plaza Mayor’a gittik. Duyduğumuza göre İspanyadaki her şehirde bir Plaza Mayor mevcut. Buralar önceden büyük pazarlarmış. Şimdiyse içinde restoranlar mevcut. Salamanca da bir taba Plaza Mayor a sahip ve bence Madrid’tekinden daha güzel.
Herkes aç olduğu için hazır Plaza Mayor’da iken birşeyler yeme kararı aldık. Yemek seçmek oldukça zor. Özellikle de bilmediğin yemekler olunca =) Ben “Tacos” yedim. Özlem ile Enis tavuklu bi yemek yediler. Zeynep ise İspanya’nın geleneksel yemeklerinden biri olan “Paella” yedi. Benim tacos domatesli salçalı bir de patatesli haşlanmış dana eti çıktı. Güzeldi. Tavuk yemeği de patatesli idi ancak tavuk limon sosunda bekletilerek yapılmış. Özlem pek beğenmedi. Gelelim Paella’ya. Bunun da çeşiteleri var ancak meşhur olanı mixed (karışık) versiyonu. Bulgur pilavının içinde her tülü deniz ürünü var. Midye, istiridye, kalamar, karides falan filan. Çok lezzetli bence.
Yemek yemeden önce uğradığımız infodan aldığımız haritalara bakarak gideceğimiz yerleri tespit ettik. Ve kendimize bir rota hazırladık. İlk olarak “Catedral de la Almudena” (Almudena Katedrali) ne gittik. Muhteşem bir yer. Her şeyiyle güzel. Devasa boyutlarda ve ihtişamlı.
Buradan çıktıktan sonra hemen katedralin yanında bulunan “Palacio Real” i gezelim dedik. Kapısına gittik fiyat bakmak için ama bedava olduğunu öğrendik. Hemen sıraya girdik. Burası da çok büyük bir saray. Hala devlet törenlerinde kullanılmaktaymış. Her şey için bir odaları bulunmakta.
Saray gezisinden sonra biraz yorgun biraz da açtık. Sarayın hemen karşı caddesinde bir park bulunmakta. Parkın hemen önünde de tiyatro binası bulunmakta. Biraz bu bölgede takıldık. Zeynep’in İstanbuldaki kurstan arkadaşı da Madrid’e gelmiş. Onunla buluşmak için burada bekledik. Sonra yorğunlumdandır ki ipleri kızın eline bıraktım. Bizi şehrin en işlek caddesi olan “Gran Via” ya götürdü. burası Bağdat caddesinden biraz daha geniş. Ancak yapısı itibariyle çok benzemekte. Burada Mc Donald’s a oturup birşeyler içtik.
Zeynep’in arkadaşı bizi evine davet etmediğinden bir nevi sokakta kalmıştık çünkü buraya gelmeden önce Hostel ayarlama gibi bir işe kalkışmamıştı hiçkimse. Biz Mc’te otururken birden sağnak yağmur başladı. Dinene kadar orada oturduk. Plan olarak da hosteller çok pahalı olacağından tren garına gidip orada sabahlama kararı aldık. Gerçi yağmur sebebi ile birkaç hostele baktık ancak olumsuz cevapla karşılaştık.
Akşam olunca önce Flamenco izleyelim dedik. Ama bunun için bir restorana oturmak gerekiyordu. Pahalı olacağını düşündük ve Flamencoyu çıkış yeri olan Sevilla da izleme kararı aldık. Sonra neler yapabiliriz diye düşündük ve aklımıza teleferiğe binmek geldi. Biraz uzun bir mesafe kaydettik. Bu arada şehrin güzel sanat merkezlerini gördük. Baleler, tiyatrolar, Jazz konserleri ne ararsan vardı. Ama bizde para olmadığından sadece dışından bakabildik. Belli bir yere kadar harita ile geldikten sonra teleferiğin rotasını bir adama sorduk ancak saat 6 ya kadar çalıştığını söyledi bize. Biz de hazır o bölgeye gelmişken yakınında bulunan “HardRock Cafe Madrid” e gitme kararı aldık. Kolayca bulduk. Süper bir mekan. Tam bana göre. Orada yıllarımı harcayabilirim. İçersi süper dizayn edilmiş. Bir yandan ünlü grupların canlı performansı çalıyor bir yandan yemek yiyip içkini yudumluyorsun. İçinde küçük de bir Shop kısmı mevcut. Güzel ürünler satılmakta ancak yine para sıkıntısı nedeniyle küçük de olsa birşey alamadım.
Artık yorulmuştuk ve yapabileceğimiz bir şey kalmamıştı. Bu yüzden tren garına gitme kararı aldık. Aslında birçok gar mevcut ancak biz ertesi gün gezmeyi planladığımız müzeler bölgesindeki istasyonu seçtik. Haritaya baka baka ilerledik. Hava artık soğumuştu. Allahtan sabahkki gibi yağmur yoktu. Sabah gezerken bi adam gördük altında kutu vardı ve bunun iyi bir fikir olacağını düşünüp istasyona giderken eğer bulursak biz de kutu alacaktık. Yolda ilelerken bi dükkanın önünde büyük boyutlarda kutular gördük. Herkes birer tane aldı ve yürümeye devam ettik. “Parque del Retiro” nun sınırlarından yürüyorduk. Park gerçekten de çok büyük ve cevresi büyük demirler ile kaplı. Önce Parkın bir kapısını gördük. İlerledikçe başka bir kapısına denk geldik. Sonra başka bir kapısına daha. O zaman herkesin kafasında şu soru belirdi; “Acaba parkın çevresinde mi turluyoruz? ” Tabii ki de böyle değildi. Sonunda istasyona vardık. Ancak bizi büyük bir süpriz bekliyordu…
Devamı sonra =)
20 Eylül 2009 Pazar
Madrid
Ne zamandır aramızda Madrid’e gime planları yapıyorduk. Tabii ki de herkes eğlenmeyi düşünürken aynı zamanda da harcayacağı paranın minimum olmasını istiyor…
Ev arkadaşlarıma nasıl gitmemiz gerektiği konusunda danıştık. En iyi yolun tren ile 12€ ya gitmek olduğunu söylediler.
Salamanca – Madrid arasında hızlı tren çalışıyor ve yolculuk toplam 2,5 saat sürüyor. Ancak herkes süper olduğuna kanaat getirip de gitme kararı aldığında bir pürüz ile karşılaştık. Trenin kalkış saatlerini öğrenmek için internete girdiğimizde normal bilet fiyatlarının 18€ olduğunu, öğrencilere 6€’luk bir indirim uygulandığını öğrendik. Bu, herkesin tren fikriden caymasına sebep oldu haliyle…
Öğrenciler için otobüs fiyatlarında da bir indirim söz konusu. “Express” olmayan seferlerde ulaşımın 12€’ya geldiğini biliyorduk ancak tren biletlerindeki gibi olmasından korktuk. Ve herkes bir anda “Ya o zaman yarın (cuma) gitmeyelim, önce öğrenci kimliğimizi çıkaralım, sonra gideriz.” fikrine hakim oldu, ben hariç. Çok sıkılmıştım ve hiçbir şey bu haftasonu Madrid’e gitmeme engel olamazdı. Ve bunu diğerlerine de söyledim. Önce hiç kimse sıcak yaklaşmazken sonradan herkes birer birer fazladan vereceği birkaç euroyu umursamayarak Madrid’e gitme kararı aldık. Sadece Elmira hem okulda ders olduğu hem de gereksiz yere fazladan para harcayacağımız gerekçesi ile gelmek istemedi. Tabii ki de haklıydı ama dediğim gibi o kadar sıkılmıştım ki gözüm bunları görmedi…
Sabah 07:00’de Zeynep’in evinin önünde (tam olarak otogarın karşısı) buluşma kararı aldık ve herkes evine dağıldı. Ben de internetim olduğundan gitmeden önce en azından fikir sahibi olmak amacıyla Madrid hakkkında araştırma yaptım. Ve bir yapılması gerekenler ile minik bilgiler listesi oluşturdum.
- Retiro Parkında dünyada sadece 3 tane bulunan “Fallen Angel” heykelinden birini görmek.
- Plaza Espana 9 ’da bulunan “Las Tablas” adlı mekanda Flamenko Show izlemek.
- Son metro 01:30, otobüsler sabaha kadar.
- Santiago Bernabeu Stadı (Real Madrid Müzesi^
- 3 büyük müze;
- Thyssen Bornemissa
- Prado (Pazar günleri giriş ücretsiz)
- Reina Sofia (Ctesi öğreden sonra ve Pazar giriş ücretsiz) - Barrio de Huertas (Gece hayatıyla ünlü mahalle)
- Gran Via
- Gece hayatı 01:00 den sonra başlar.
- Plaza Mayor
- Colon Meydanı (Hord Rock Cafe Madrid)
- Pazar günü Mağazalar kapalı.
- Ekmek arası kalamar (Tren istasyonunun karşısında)
- 10 metro bileti 7€ (aktarmalarda ekstra harcama yok)
- Gazpacho (çorba) iç.
Ve aynı şekilde önemli metro durakları ve burada yapılabilecekler listesi;
- SOL
- Madrid’in merkezi
- 20:00 den sonra kalabalık (Taksim)
- Güzel bar ve restoranlar
- Madrid simgesi “AYI” heykeli
- Plaza Mayor - Gran Via
- Şehrin en işlek caddesi
- Her türlü Mağaza
- Alışveriş için en uygun mekan ( Ayakkabı ) - Attocha
- Müzeler Bölgesi - Thyssen
- Prado
- Reina Sofia
- Dünyanın en güzel tren garı
- Botanik bahçesi
- Parque del Retio (Fallen Angel heykeli)
Şu anda yazmaktan sıkıldığımı farkettim. Bu yüzden “Madrid” i 3 bölümde anlatma kararı aldım…
İlk bölüm burada sona erdi “Madrid 2” ve “Madrid 3” te görüşmek üzere…
17 Eylül 2009 Perşembe
Un Ciudad Pequeño
Salamanca küçük bir şehir. O kadar küçük ki her yerini yürüyerek gezmek iki saatinizden fazlasını almaz. Şehrin güney yakasından bir de nehir geçmekte. Nehrin kenarını insanlar bu güzel ortamdan yararlansınlar diye düzenlemişler. Sabahları temiz hava eşliğinde koşu yapabilirsiniz. =)
Asıl ilginç olan genç nüfusu kadar ( yerel halkını bırakın bir de Erasmus halkı var ) bir de yaşlı nüfusuu var. Günün belirli saatlerinde amcalar ve teyzeler ( dedeler ve nineler demek daha uygun sanırım ) hiç üşenmeden dışarı çıkıyorlar. Yaşları 65’ten başlayıp 90’ı bulan hatta belki de aşan bu insanlar bir de kendilerine o kadar özen gösteriyorlar ki dışarı çıkarlarken şaşar kalırsınız. En az 85 yaşında olduğunu düşündüğüm teyzem makyajını yapıyor, güzel şık bir şekilde giyiniyor, inci kolyesini de takıyor üstüne üslük bi de gelip üzerine tequila shot yapıyor…
Bir de okulumuz bölgesinde trenden bozma bi araba var. Buna binip okul bölgesindeki tarihi binaları sesli anlatım eşliğinde turlayabiliyorsunuz. Güzel bir olay. Takdir ettim…
Akşam olduktan sonra yine bize gelindi. Donmuş bütün bir tavuk parçalarına ne yazıkki ayrılamadı ve öylece tarafımdan pişirilip daha sonra herkesce afiyetle yenildi…
Pişmeden Önce;
Piştikten Sonra;
15 Eylül 2009 Salı
Primer día en escuela… (Okulda ilk gün)
Ayın 7 sinde başlamasını beklediğimiz okul ancak daha dün başladı. Gerçi okula gidip dersin olmadığını öğrendik ama olsun. Bu arada tarihi bir okula sahibiz. Tüm Salamanca genelinde olduğu gibi okulun binaları da tarihi. Okula her gün yüzlerce turist ziyarete geliyor.
Sınıflar Matematik bölümünün binasında. Aynı Davutpaşadaki sıralardan var. Yalnız renkleri siyah. Bir de harbiden “karatahta”sı var.
Birkaç tane de kampüs bölegesinden fotoğraf çektim…
Yine okulun içinde 2 koca kapısı olan bir bina var. Denildiğine göre burası önceden azılı suçluların hapsedildiği bir yermiş. Binanın üzerindeki oymalar da mahkumlar tarafından yapılmış. Bu oymaların içinde bir “kurbağa” figürünün gizli olduğuna ve kim u kurbağayı bulursa istediğinin olacağına inanılıyor. Bu yüzden Salamaca’nın maskotu kurbağa. Ve turistik eşyaların hepsinde bu Kurbağa figürüne rastlamak mümkün…
Bu arada tüm Salamanca dahilinde olduğu gibi okul bölgesinde de minik biranelere rastlamak mümkün. Gençler başta olmak üzere neredeyse herkes burda atıştırıyor. Özellikle akşamları kalabalık oluyorlar. Biranın yanında “Tapas” denilen aperatifleri de almak adetten. Çoğu taze ekmekle birlikte domuz etinin ikram edilmesiyle oluşuyor…
Eve dönüş yolunda karnımız zil çaldığından bir restorana oturduk. Bu arada ilk defa “ACE beyazlığında” iki tane rahibe gördüm. İlginçti. Hoşuma gitti.
=)
